15 hours ago
Tuesday, November 22, 2011
Away We Go
Ceren benden önce izledi bu filmi (çoğu kez olduğu gibi). Sam Mendes, hareket halindeki bir çift (Revolutionary Road'un aksine), daha umutlu bir film intibası falan hepsi bir araya gelince dedim izliyeyim. Pazar günü, yalnızım, film izleyesim geldi, tam sırası.
Beğenemedim maalesef (Sonra öğrendim ki Ceren de beğenmemiş, bu huyunu da seviyorum, ben olsam mesela "beğenmedim bence izleme" derim, beğenmediği film hakkında ne diyeceğimi merak edip izle diyor kız). Tam sorunu da anlayamadım. Daha doğrusu tespit ettiğim bir çok ihtimal var ya, hangisinin beni gerdiğini anlayamadım.
1-Maya Rudolph, çok soğuk ve suratında devamlı bir bitse de gitsek ifadesiyle oynamış. Bir de Maya Rudolph'u ben ilk kez izledim.
2-John Krasinski, oyununda sıkıntı yok bence ama çizilen karakter biraz garip.
3-Maya Rudolph-John Krasinski çifti, bir yerde Verona diyor ya "kimse birbirini bizim gibi sevmiyor ne yapacağız biz?" diye, o sevgiyi, aşkı bir sahnede bile göremedim. Bu iki oyuncunun kimyası uyuşmamış sanki.
4-Neden gitme gereği duyduklarını daha doğrusu neyi aradıklarını bilmiyorlar ve onlar bilmediği gibi biz de bilemiyoruz. Ve film bittiğinde bulduklarını söyledikleri şeyi de anlayamıyoruz. Burdan genele varırsak, film çok kapalı, derdini anlatamıyor gibi. Kişisel bir film, ama sanki yazanın ya da yönetenin dahi anlamayacağı, sadece o iki karakterin arasında gelişen hissiyatı o iki karakterin anlayabileceği bir hikaye gibi daha çok. Bir yerden başlamadığı gibi bir yerde de bitmiyor.
5-Yan karakterlerin istisnasız hepsi karikatürize. Hele şu eski patronunun olduğu sahneleri ileri alasım geldi mütemadiyen.
Sam Mendes her haliyle (iyimserlik, renk, zaman, karakterler, mekan ve statik olma durumu) Revolutionary Road'un bir negatifini almış, bunda filmin verdiği zevk ve ulaştığı-ulaşabileceği kitle de ister istemez katılmış gibi. Hakkında okuduğum olumlu yorumların etkisiyle beklentilerimi yükselterek mi izledim ve beğenmedim diye bir iki gün de bekledim fikirlerim otursun diye, baktım gittikçe daha da acımasızlaşıyorum, iyice ukalalaşmadan bir yere yazayım bırakayım istedim.
4/10
Labels:
away we go,
kritik,
sam mendes,
sinema
Tuesday, September 27, 2011
Steven Wilson - Grace For Drowning
Güzel eylül ayının üç güzel albüm getirisi oldu, birincisi yine Opeth'in Heritage'ıydı, ikincisi bugün yazdığım Road Salt Two ve son olarak progressive müziğin son yıllardaki en yaratıcı ve üretken adamı Steven Wilson'ın solo albümü Grace for Drowning.
Labels:
grace for drowning,
kritik,
müzik,
porcupine tree,
steven wilson
Pain Of Salvation - Road Salt Two
Beklenen gün geldi ve Road Salt ikilemesinin ikinci bölümü Two da raflardaki yerini aldı. Road Salt One ile ilgili kritiğim bu sayfalarda duruyor, hatta en son kritik ettiğim albüm de ikilemenin ilk bölümüymüş.
Labels:
kritik,
müzik,
pain of salvation,
road salt two
Thursday, September 1, 2011
1 Eylul 2011: Babadag, Patara, Gombe, Yesilgol, Ucarsu
Saat 12'ye dogru Oludeniz Ovacik'tan yola cikiyoruz. Paragliding'e gonul vermislerin zirvesinden kendilerini gokyuzune biraktigi Babadag'in eteklerinden geciyoruz uzunca bir sure... Oludeniz'e yukaridan bakiyoruz, sonra Oludeniz'den de guzel koylara yukardan bakiyoruz, patika oldugunu saniyoruz inmek icin ama zamanimiz yok. Erteliyorum onumuzdeki tatillere; yola devam ediyoruz.
Hedef aslinda Kumluova, ama programimiz baya baya dinamik, iki dakkada bir degisiyor. "G" adli koye gidiyoruz once. Koyun adi G, ama yabanci turistlerin bol oldugu bu Karaagac mevkiinde "Cii Koyu" denmemesi icin tabelelarda "Gey Koyu" olarak geciyor.
G'den Kumluova'ya inis varmis ama 'sizin araba bile gidemez, cok bozuk' diyorlar. Sizin araba dedikleri evsahibimiz Ahmet Gursu'nun X5'i. Karaagac'a dogru geri donuyoruz. Bogazici Koyunden gecip devam ediyoruz. Hem Bogazici'nde hem G'de yol kenarinda cocuklar var, el salliyorlar hep, G'de manzara var, azcik turizm var. Cocuklari daha neseli. Bogazici'nde fakirlik var, daha icerde kalmis. Su dahi yok koyde. Gecim kaynaklari belli degil, tarim yok, tek tuk keci suruleri var. AKP'ye oy vermisler hizmet gelsin diye. Su gelmemis ama su depolari gelmis. Cocuklari daha somurtkan. Yine de el salliyorlar. El sallasiyoruz hep cocuklarla.
Kalkan yoluna cikiyoruz, dedim ya programimiz dinamik, Kumluova'yi pas geciyoruz. Patara'ya yollaniyoruz. Patara'da denize giriyoruz. Plajkart cikmis, Muzekart benzeri bir uygulama, plajli orenyerlerinde gecerli 10 giris, 7,50 TL. Ondan aliyorum. Gerci yarindan sonra plaj falan kalmayacak hayatimda bir yilligina ama olsun.
Patara'dan asil hedefimiz olan Ucarsu'ya dogru yola cikiyoruz, yolumuz uzun. Kalkan'a devam ediyoruz. Kalkan'dan Elmali yoluna sapiyoruz. Islamlar basta olmak uzere, adini hatirlayamadigim bir suru koyden geciyoruz. Ardindan Gombe.
Yolustu Lezzet Duraklari : Ucarsu Kebap Restaurant
Gombe'ye vardiktan sonra, Ucarsu yolunda Ucarsu Restoran'da yemek molasi veriyoruz. Asil olayi tepsi kebabi imis, ama bir saatte hazir olacagini soyluyorlar. Kahvaltiyla duran biz olumlulerin o kadar sabri ve gucu yok, daha hizli hazir olacak olan kavurmada karar kiliyoruz. Keci ve oglak eti var isletmede sadece, kilo usulu satis yapiliyor. 2011 yili Eylul ayi itibariyle etin kilsou 45 TL, ve kemik de beraber tartilip ardindan eti siyriliyor. Biraz pahali anlayacaginiz. Ama lezzetli. Mekanda alkol de var. Neticede odenen hesap soyleydi:
1,5 kg oglak but
1 kucuk Yeni Raki
1 Kola
2 Tabak Keci Peyniri
2 Tabak Keci Yogurdu Suzme
2 Sogus Tabagi
140 TL.
Pahali mi, pahali. Ama butceniz icerisindeyse ugrayin, zamaniniz varsa alameti farikalari tepsi kebabini deneyin derim. Kavurma da guzeldi ama, aklinizda olsun.
Ucarsu, Gombe beldesinin 10-12 km yukarisinda, ulasimi tek serit bir patikayla olan kaynak suyunun adi. Hemen yaninda Yesilgol var, bir krater golu o da. Ikisinin de suyu buz, Yesilgol'un olayi adindan da anlasilabilecegi gibi yesil olmasinda. Daha yukarilarda cok daha buyuk bir krater golu oldugunu biliyoruz ama yetisemeyecegimiz icin pas geciyoruz.
Donus yolu daha zorlu. O patikayi yavas yavas geri iniyor, sonra Elmali uzerinden Seki'ye geciyoruz. Seki icin tirmanis daha da zorlu, en son 1850 metrede pik yapip inise geciyoruz.
Seki'den sonra yol duz. Zaten Antalya - Fethiye yoluna girdikten sonra da Oludeniz'e zorlanmadan variyoruz.
Daha yogun denize girme hayallerim olsa da bu gezi icin, Kidrak Yolu'ndan Oludeniz'e hakim manzaralar ve Yesilgol'un hatrina Kumluova'da aklim o kadar da kalmiyor. Gelip rotayi gmap-pedometer'da cizmeye basliyorum\ 310 KM gosteriyor. Google Maps'in bilincinde olmadigi o patikalarla beraber 350 KM kadar yol yaptigimizi ben biliyorum. 350 KM kaldigimiz yerden Izmir'deki eve kadar olan yola tekabul ediyor...
Monday, May 2, 2011
Never Let Me Go
Ceren’le cumartesi akşamı planımızdı, ama beyazperde.com’un ve gece seansı koymayan sinema yönetimlerinin gazabına uğradık, üstüne ikimiz de planı kendi kafamızda yapınca pazar gününe nasip oldu.
Never Let Me Go, Kazuo Ishıguro’nun 2005 yılında yayımlanan çok satan romanından uyarlanmış bir Mark Romanek filmi. Kendisi aslen videoklip ekolünden geliyor, bu ikinci uzun metajlı sinema filmi, ilki ise One Hour Photo. Akılda kalan klipler ise RHCP’nin Can’t Stop’ı, Michael Jackson’ın Scream’i, Madonna’nın Bedtime Story’si vs… Kitap çok önemli bir kitap olarak gösteriliyor, bu yüzden Romanek’in eli yüzü düzgün bir iş çıkarması kendi kariyeri açısından önemli.
Tıp dünyasındaki bir gelişme ile ortalama insan ömrünün 100 yıl üzerine çıktığı bilgisini alıyoruz önce. Ardından yatılı bir okuldaki çocukları izliyoruz ilk perde boyunca. Gelişimleri boyunca korkutulmuş, tektipleştirilmiş, hayal kurmalarına bir yere kadar müsade edilmiş onlarca çocuk aslında birer klon. Ve işin şu ana kadar çok sık rastlamadığımız yanı da aslında bu durumdan haberdar olmaları. Yani kaderlerinden, başlarına geleceklerden haberleri var. Hepsi yedek parça olarak kullanılacak birer makina, eğitim almıyorlar, sadece gerektiği gibi yetiştiriliyorlar burada. Hayal güçleri yok, kendilerine verilen pullar ve düğmelerle satın alabildikleri eski püskü, kırık dökük öteberi ile mutlu oluyorlar. İçlerinde bunlarla mutlu olmayan da var ama onun bile aklına bu durumu sorgulamak ya da karşı çıkmak gelmiyor. Mutlu olmadığı ile kalıyor. Büyüyüp okuldan ayrıldıkları zaman geldiğinde, tamamlanacakları vakte kadar barınacakları kulübeye geçiyorlar. O kulübelerde kendilerine öğretilmiş olan şekilde yaşıyorlar. Ve organlarını bağışlamaları gerektiği iletildiğinde de boyun eğip görevlerini yapıyorlar.
Bu fonda anlatılan üç karakterin hikayesi, klon ilişkileri hakkında birşeyler söylüyor. İnsanın karakterinin gelişimi ile ilgili tartışılan konular, çevrenin etkisi, genetiğin etkisi inceleniyor. Bir kafeye gidildiğinde nasıl davranılacağı, nasıl seks yapacakları öğretilen klonlar yine de insanca duygulara sahip olabiliyor, ama bu insanca duygular acıma duygusu hariç bir duygu uyandırmıyor insanlar üzerinde. (poor creatures)
Bu bağışçı klonların üzerinden varlıklı kesimin hayatlarını kolaylaştırmak için kendi hayatını veren, kendi sağlıklarından vazgeçen, hayalleri olmayan ya da olsa da ulaşamayacaklarını kabullenmiş, ait oldukları zümreden asla çıkamayacaklarını kanıksamış alt tabakaya, işçi sınıfına, emekçilere bir metafor yaratmış eser. Öğretilmiş şekilde yaşayan/yaşayamayan, sunulmayan imkanlarla yetinen, kendi deliğinde kalan ve tüm bu yontulma,rendelenme ile varoluşlarını asla sorgulamayan milyonlarla insan, henüz bu filmdeki gibi, zenginleri, iktidar sahiplerini yaşatmak için organlarını kelime anlamıyla vermeseler de, hayatlarını, hayallerini vererek filmde konu edilen distopik geleceğin/geçmişin aslen şimdiki zaman olduğunu göstermekte.
Bu planda gördüğümüz Kathy, Tommy ve Ruth’un birbirleri ile olan yine de insani ilişkileri izlediğimiz şeye yabancılaşmadan dikkatimizi üzerinde tutmakta başarılı olmuş.
Mark Romanek gibi en son işini baya uzun bir süre önce yapmış bir yönetmen adına bir kalburüstü bir iş çıkartılmış olması sevindirici, filmin gücünün kitaptan geldiğini tahmin edebilmekle birlikte bu tür hassas konularda sağa sola sapmadan derdini anlatabilmeyi başarması da azımsanmayacak bir iş.
8/10
Tuesday, June 15, 2010
E3 2010 - Microsoft XBOX 360 Keynote
Dün akşam TSİ 8:30'da başlayıp yaklaşık 2 saat süren XBOX 360 konferansını canlı olarak takip ettim.
Öncelikle geçen seneden sonra koca bir hayalkırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim. Zira bir yıl içerisinde Microsoft yenilik adına ortaya birşey koymamış, sadece bazı şeyleri kesinleştirmiş ve makyajlamış. Ne demek istediğimi anlatacağım.
Öncelikle geçen seneden sonra koca bir hayalkırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim. Zira bir yıl içerisinde Microsoft yenilik adına ortaya birşey koymamış, sadece bazı şeyleri kesinleştirmiş ve makyajlamış. Ne demek istediğimi anlatacağım.
Tuesday, June 8, 2010
Towelhead
Canımız kanımız Alan Ball'un, Alicia Erian'ın aynı adlı romanından senaryoya uyarlayıp yönettiği 2007 yapımı Towelhead'i en sonunda izledim.
Körfez savaşı döneminde kısmen manyamış amerikan halkı, üst-alt kimlik bunalımındaki melezler ve cinsellik üzerine kurulu film, tam Alan Ball'un Amerikan Beauty, Six Feet Under ve zaman zaman True Blood'da oynamayı sevdiği mevkilerde dolaşıyor. Rahatsız edici, provokatif ve bir noktada gelenekçi. Önceki işlerinde olduğu gibi, kayıplar olsa da sonu bir şekilde umuda bağlanıyor, izleyici kendisini kötü hissetmiyor.
Six Feet Under'ın Olivier'i Peter Macdissi ve Aaron Eckhart baya sivrilmiş diğer oyuncular arasında. 13 yaşındaki sabiyi oynayan ama aslında filmin çekildiği dönem 18 yaşını doldurmuş olan Summer Bishil de akılda kalıcı bir performans sergilemiş.
Alan Ball'un performansının kendi yarattığı şeylerde daha yüksek olduğu aşikar, bu sebepten bir iki puan kırıyorum, yine de ortada izlenmeye değer bir film var.
7,5/10
Labels:
kritik,
nothing is private,
sinema,
towelhead
Subscribe to:
Posts (Atom)





